CeremCem - Bisiklet

Ege Üni. Bisiklet Festivali

Wattmetre projesi üzerinde uğraşırken artık bunaldığım sırada Özgür (Güngör)'ün "baskısıyla" :D bisiklet festivaline katıldım.

1. Gün

İlk gün çadırları kurduk, Ankara'dan gelenleri bekledik. Kortej'e katıldığımız sırada süper bi su savaşı yaptık. Elindeki bidonla önümdeki grubu ıslatan elemana kendi çapımda savaş açayım diye suluğumdaki suyu fışkıttığım gibi karşılıklı düelloya girdik kendisiyle. Sonunda bütün bidonu formamı çekip sırtımdan aşağı boşalttı. Olsun, en azından kahramanlığı denemiş oldum. Kısmetse seneye daha büyük bi sulukla denerim.

Öğle saatlerinde makarna yaptık. Bu sırada yere serdiğimiz matların üzerinde oturup tanışma faslına devam ediyorduk. Kafamı sola çevirdiğimde gördüğüm arkadaş cidden tanıdık geldi. Her zamanki replik:

Hakikaten biraz ilginç oldu, cidden şaşıdım... Nereden nereye...

1.Gun
  • Seckin-Anil-Cem
    Seckin-Anil-Cem
  • IMG_0055
    IMG_0055
  • IMG_3090
    IMG_3090

Yemekten sonra Erhan koşarak geldi:

Turlar

Kurallar

Gerek uzun yollarda, gerek günlük turlarda 3 kişiden fazla olunduğunda uyulması gereken bazı kurallar vardır. Bu kurallar Karayolu Kanunu'nda belirtilmiş olmamakla birlikte bizlerin deneyimlerine dayandığından uyulması önemle tavsiye olunur.

  1. Öncü geçilmeyecek
    • Öncü gidilecek güzergahı iyi bilir.
      Öncü geçilirse yanlış yollara girilebilir. Bu küçük bir ihtimal değildir, km.lerce yanlış yolda gidildiği olmuştur. 10 Turdan 4'ünde başımıza gelmektedir.
    • Öncü grup hızını ayarlar.
      Öncü geçilirse grupta kopmalar olabilir olur.
  2. Artçının ardında kalınmayacak
    • Artçının yanında hemen her türlü tamir malzemesi vardır (yama takımı, pompa, zincir anahtarı, alyan çakısı, kurbağacık) ve grup içindekilerin herhangi bir arızasına müdahale eder. Arızayı kendi başına halledebileceğini düşünenler bunu yapamazlarsa ya da yaptıktan sonra gruba yetişene kadar halledemeyecekleri bir sorun çıkarsa veya halledebilecekleri 1'den fazla sorun çıkarsa gruba yetişemez, yolda kalırlar. Artçı en kötü durumda grubu durdurur.
    • Artçı gerektiğinde (yol çok darsa) arkadaki araçlara geçiş vermez, gerektiğinde yavaşlatarak geçirir. Artçının arkasında kalınması durumunda en arkadaki kişi(ler) bu önlemlere engel olmuş olur.
DEVAM EDECEK...

Malzemeler

TAMAMLANIYOR...

Günay ve Serkan Yolda

Türkiye'de 7000 km'lik bir tura çıkan Serkan Taşdelen'in Elazığ - Malatya arasındaki yolculuğuna arkadaşım Günay Aktaş eşlik etti...

16 Mayıs Çarşamba

Saat 13.15'de Günay'la konuştuk, şu anda Malatya'ya 60 km kalmış. Kamp fotoğraflarını en yakın zamanda bekliyoruz.

25 Mayıs Cuma

Sonunda resimler geldi :)

Malatya
  • P5160017
    P5160017
  • P5160046
    P5160046
  • P5160024
    P5160024
  • Malatya_Girisi
    Malatya_Girisi
  • P5160047
    P5160047
  • P5160019
    P5160019
  • P5160020
    P5160020
  • P5160023
    P5160023
  • P5160009
    P5160009
  • P5160057
    P5160057
  • P5160001
    P5160001
  • P5160002
    P5160002
  • P5160008
    P5160008
  • P5160055
    P5160055

Çarşamba, 16 Mayıs 2006

Tek Tekerli Römork (Karınca)

Uzun yol bisikletçiliğinde yüklerimi taşımada ulaştığım son nokta: Tek tekerli römork.

Aslında bu aracı 10 sene kadar önce İzmir-Çeşme'de bisikletli bir gezginde görmüştüm. O zamanlar o kadar da gerekli bir şey olduğunu düşünmemiştim. (Hatta "Manyak mı bu adam, niye bisiletle gidiyor ki?" bile demişimdir kesin :) Sonra kendim de uzun yol yapmaya başladım ve yükleri yerleştirmenin tahmin ettiğimden daha zor olduğunu gördüm.

İlk uzun yolum Alanya-İzmir (1021 km) idi. Bu yolculukta yük olayını çok abarttığımın farkındaydım. Böyle bir yük yerleşiminde arka tekere çok büyük miktarda yük bindiği için jant telleri kopuyordu. Bu yüzden son 350 km boyunca sürekli yerlere baka baka gelmiştim. ("Aman çukura girmeyim" diye)

AlanyaIzmir
  • 2
    2
  • 1
    1
  • 3
    3
  • 4
    4

Sonra aklıma o 10 sene önce gördüğüm römork geldi. Bir ara internette de görmüştüm. Hatırlayabilmek için biraz resim araştırması yaptım ve sonunda bunu yapmaya karar verdim.

Karınca-1

Karınca-1 ile 2000 km yol yaptım. Daha sonra Karınca-2'nin imalatı için sanayi sitesinde uğraşırken çalındı. Karınca-1 oldukça sağlam bir yapıya sahipti, ancak bu da ağırlık olarak geri dönüyordu. Oldukça kalın malzemeden yapılan Karınca-1'in ağırlığı 12.5 kg'dı.

İşlevselliğine ise diyecek yok, kesinlikle harika. Resimlerden birinde çadır yerleşimim görülüyor. Çekicimi çadırın içinde bir yana yerleştiriyorum, yatarken de bisikleti çadırın ortasına alıyorum; bana da tek kişilik yer kalıyor. Konaklama noktasına ulaştıktan tüm malzemeleri içeri alıp uyku vaziyetine geçmek için 7 dakika yetiyor. Sabahleyin toparlanmak da bir o kadar kısa sürüyor.

KARINCA-1
  • 2
    2
  • 11
    11
  • 14
    14
  • 8
    8
  • 12
    12
  • 10
    10
  • 5
    5
  • 24
    24
  • 18
    18
  • 21
    21
  • 1
    1
  • 20
    20
  • 17
    17
  • 7
    7
  • 23
    23
  • 15
    15
  • 9
    9
  • 3
    3
  • 4
    4
  • 13
    13
  • 22
    22
  • 16
    16
  • 6
    6
  • 19
    19

Karınca-2

Karınca-2'de sağlamlık aynı kalırken ağılık 7.5 kg'a düşürüldü. Bu araçları tam yükle (40 kg) merdiven inerek denedim, aşırı yükle (70 kg) düz yolda denedim; "bana mısın" demedi.

KARINCA-2
  • 2
    2
  • 1
    1
2
  • 2
    2
  • 1
    1
  • 3
    3
  • 4
    4

Bazen toplu taşıma araçlarına binmek gerekebiliyor. (Örneğin: Şehirlerarası otobüsler) Böyle bir durumda da otobüse yerleştirmek hem çok kolay hem de güvenli oluyor. Römorku bisiklete kitleyerek sık sık durup yolucu alan araçlarda olası riskleri önleyebiliyorsunuz.

Yaptığım römorkun deneyebildiğim en yüksek hızı 88 km/saat. Bu römorkla en çok 70 kg taşıdım. Tam yükle giderken ellerinizi bırakabileceğiniz kadar da dengeli.

Beast Of Bourden (B.O.B) firması da bu römorklardan üretiyor. Onların izin verdiği en yüksek hız 40 km/saat, ağırlık sınırı 32 kg. Bu durumda daha iyi bir iş çıkadrığımı söyleyebilirim.

Karınca-3

KKU'un Nükleer Fizik Laboratuvarı'nda yürütmekte olduğumuz projemize 1 aylık ara vermemizi fırsat bilerek İzmir'e tatil yapmaya geldim. Ne zamandır Özgür (Güngör)'e verdiğim sözü tutmak için vakit kolladığımdan, bunun iyi bir fırsat olabileceğini düşünerek Karınca-3 yapmaya karar verdim.

MTBTR'de duyurduktan sonra 4 tane Karınca malzemesi hazırlamak üzere Kırıkkale'deki sanayiye giderek freze ile imal edilecek parçaları hallettim. Ardından alelacele İzmir'e gelerek yeni tasarımda değişecek yerleri belirlemeye başladım.

Bu sefer gerçekten her ayrıntıyı kendim yapmaya karar verdim. Önce boruları alacak, boru bükme aleti yapacak, ardından boru bükmeyi öğrenecek, ardından boruları bükecektim. Vaktimin çoğunda takımları hazırladım. Tabii böyle olunca tahmini bitiş süresinin çok çok üzerine çıktım.

KARINCA-3
  • KARINCA-3_4
    KARINCA-3_4
  • KARINCA-3_1
    KARINCA-3_1
  • KARINCA-3_8
    KARINCA-3_8
  • KARINCA-3_5
    KARINCA-3_5
  • KARINCA-3_7
    KARINCA-3_7
  • KARINCA-3_9
    KARINCA-3_9
  • KARINCA-3_2
    KARINCA-3_2
  • KARINCA-3_6
    KARINCA-3_6
  • KARINCA-3_3
    KARINCA-3_3

Teknik özellikler:

Tüm bunlara ilaveten, Karınca-3'ü B.O.B'un yaptığı (Yak) ile karşılaştırırsak üstünlükler şöyle sıralanabilir:

Karınca-3'ün fiyatı 300 YTL (+ su geçirmez çanta için 20 YTL)'dir. Bu fiyata KDV dahil değildir.

B.O.B*

Ayrıca demirden yapıldığı için olası bir kırılma durumunda en yakın sanayide (ya da kasabada) kaynakçı bularak işinizi halledebilirsiniz. Hani olmaz ama oldu diyelim, en azından kaynak yapma şansınız var. Eğer BOB Yak ya da BOB Ibex gibi bir şey almış olsaydınız büyük il sanayilerinden başka bir yerde kaynak yaptıramazdınız, zira adamlar çelik kullanıyor.Fotoğraflarda birkaç yamulmuş Yak parçası görüyorsunuz...

BOB
  • 2
    2
  • 3
    3

Cumhuriyet'e Pedal (1)

Yol Notları

Cerem Cem Aslan - Yol Notu

Göktürk Günal - Yol Notu

Özgür (Redbull) - Yol Notu

Fatih Buzgan - Yol Notu

İzmir BSD LogoAvrupa Bisikletliler Federasyonu Üyeliği

Derneğimiz Avrupa Bisikletliler Federasyonu Üyesidir


"CUMHURİYET’E ÇEVRİLEN PEDAL”

BİSİKLET TURU

(ANKARA-İZMİR)(22-29 EKİM 2006)


22 EKİM PAZAR ANITKABİR. POLATLI (İlk Gün)

İzmir'den gelen otobüs saat 10.00'da Anıtkabir'e giriş yapacaktı. Özgür (Redbull) öyle demişti. Sabahın 7.00'sinden beri Anıtkabir 2 nolu kapıya 3 dakika mesafedeki bir çay evinde beklerken yanlışlıkla Özgür'ün kullanmadığı hattına attığım “Gelmeden 5 dakika önce haber ver” içerikli mesajımın cevabı gelmeyince “Bu işte bir aksilik var” diyene kadar saat 09.50 olmuştu ki kalkıp Anıtkabir'e gittiğimde taa içeride görünen koca beyaz otobüs durumu açıklıyordu: Millet çoktan içerdeydi!

Kapıdaki 15-20 dakikalık çabalamadan sonra bisikleti hiçbir şartta içeri almayacaklarını söyleyen güvenlik görevlilerine yaptığım “Yahu biz birazdan buradan teslim alacağımız bayrağı, şu an içeri sokmamakta ısrar ettiğiniz bu araçla İzmir'e taşıyacağız” kabilinden izahatlerim sonuçsuz kalmıştı. Çaresiz, bisikleti 50 metre ötedeki fırına emanet ettim. Tabi ki tur öncesi böyle bir risk almak her saniye içimi kemiriyordu.

Sonunda saat 10.20 gibi bir şey. İçerideydim. Fotoğraf çektirme faslının sonuna yetişebildim. Kırmızı formamı giyemediğim için de tüm takımın içinde masmavi bir tek ben sırıtıyordum. Buradakilerin arasında sadece Mustafa Karakuş'u, Atilla abi'yi, Tunç'u ve Özgür'ü (Redbull) tanıyordum Emrah'la da ilk kez burada yüz yüze geliyorduk. Katılımcılar arasında bayan olmayacağını sanıyordum ve görünce şaşırdım. Beklediğimden daha fazla katılımcı vardı.

Dışarı çıktıktan sonra bisikletleri otobüsten çıkardık. Bu sırada mavi formalarıyla Ankara grubu dikkatimi çekti. Etrafıma şöyle bir baktıktan sonra “İzmir'e 90 kişi varırız böyle giderse” dedim. Meğer diğerleri en fazla Polatlı'ya kadar gelecekmiş...

Ortamdakilerle sanki kırk yıldır tanışıyormuşuz gibi doğrudan muhabbete girince anladım ki bu yolculuk çok keyifli geçecek. (Nitekim öyle de oldu)

Tam yola çıkış düdüğü çalınmıştı ki bizi yol boyu takip edecek otobüs, manevra sırasında park halindeki bir araca çapınca “Olum ben arkada gitmem, maazallah bu adam bizi de biçer” geyikleri havada uçuştu. Tırsak bir şekilde de olsa yola çıktık. (Şaka şaka, kimmiş tırsan?)

Uzun yolları 50kg'lık yükle yapmaya alışkın bendeniz, şimdi yüksüz olunca bünyeye fazla gelen enerjiyi konuşarak ve sağa sola bulaşarak boşaltma yoluna gittim. Gerçi paslaşacak birini bulamadığımdan mütevellit, stadyumdakine benzer tezahürat tadında, geride kalanlara gaz verme amaçlı (diye kılıf bulduğum) bağırıp çağırarak bir miktar başarı sağladım. Bu duruma kıl olanlar da olmadı değil... En çok da Kevser'e sardım galiba. Kadrosu TREK_6500'dü, baktık çok güzel uyuyor, yol boyunca "AIIAAAaaa, trek altıbin beşşüz, beklemeyapmadevamettttt" diye diye 50 km falan sardım... (Uzun sarmışım beaahhh)

İlk gün hava güneşli ve soğuktu. Yavaş olanlara ayak uydurmak için düşük tutulan grup temposu nedeniyle bir türlü ısınamadığımız için Tunç'la birlikte “sadece ısınma amaçlı” pedallara asıldık. Arkamızdan bağıra çağıra “Hüüoopp, nereye aloooo” diye yetişen Göktürk abiden günün ilk fırçasını yedikten sonra bir daha grupla arayı böyle 1 km kadar açmamak için en öne geçmemiz yasaklandı.

İlk mola yerine geldik. “Çaylar şirketten” denildiğini duymamızla birlikte “harbi mi?” aşamasını geçtikten sonra, “saldırıııınnn!” nidaları eşliğinde Kevser'in bisküvilerine daldık. (Aç mıyız neyiz arkadaş)

Polatlı'ya girdikten sonra grubun parça parça olması nedeniyle benim bizzat şahit olmadığım ancak belli ki Göktürk abinin sinirlerini oldukça bozan bir trafik hadisesi yaşanmış. Trafikteki insanlar altlarında 1 tonluk demir yığını olunca kendilerini ne sanıyorlarsa artık, bisikletlilerin üzerine üzerine sürmeyi kendilerinde hak görüyorlar. Bu durum bana küçükken izlediğim Bugs Bunny'nin şapkalı bölümünü hatırlatıyor. (Bir sürü değişik şapka taşıyan bir kamyonun kapağı açılır ve tüm şapkalar ormana doğru uçuşur. Bu sırada tavşanı yakalamaya çalışan avcıya ve tavşana gelip konan şapkalar kimin şapkasıysa onlar da öyle bir insanmış gibi davranır. Mesela komutan şapkası gelince tavşan kaçmayı keser ve büyük bir ordu komutanı gibi davranır falan...)

Konaklama yerine geldik. Normal şartlarda daha kötü bir yer seçilemezdi. Zemin zemin değil, su kaynağı yok... Tabi içme suyumuzu otobüsten karşıladığımız için ikinci sorun çok önemli değildi, kullanma suyunu da yolun karşısındaki benzinlikten sağladık. Gel gelelim zemin yüzünden bir türlü çakamadığımız kazıklarla o ne üdüğü belirsiz çadırı kurmak oldukça zahmetli oldu. Zaten çadırın nasıl kurulacağını çözmemiz 15 dakikayı buldu. Hayatımda gördüğüm en ucube çadırdı. Neresinden tutsak elimizde kalıyordu. Hayır, tek parça da değildi. Çadır mı kuruyoruz yatak mı seriyoruz belli değil... Tabi o vakte kadar hemen hemen herkes kendi dom çadırını kurmuştu. Az kalsın vazgeçip yanımda getirdiğim kendi yazlık dom çadırımı kuruverecektim ki sonunda hangi çubuğun nereden geçmesi gerektiği anlaşıldı. (Keşke de kendi çadırımı kursaymışım. İlerleyen günlerde bu çadır yüzünden bir sürü zahmete katlandık, ifrit olduk.)

Çadırların kurulmasının sonlarına doğru Meral makana yapılmaya başladı. Bu sırada 4.5 kg'lık koca salçanın o anda açılırsa tüm yolculuk boyunca dayanamayacağı tezi ortaya atılınca, içimizden birinin “O zaman bir bakkala rica edelim, biz büyüğü verelim, o da küçüklerden versin” önerisini beğenen arkadaşlar bunu yapacak gönüllüler ararken bu zorlu görevi tabi ki ben ve Tunç üslendik. (zorlu görev: salça takası :) Değiştirme aşaması beklediğim kadar sancılı geçmedi. 1kg'lık kutulardaki salçaları koşa koşa kamp yerine götürdük. Bu sırada makarna hazırlanmıştı, sosu yapılacaktı. O arada telefon mu çaldı ne yaptı, telefona bakıp gelene kadar bütün makarna pay edilmişti; ben de tencerenin dibinde kalanlara yumuldum. Karnım pek doymamıştı. Ama ses etmedim, zira mükemmel ispirto ocağıma ve yanımdaki bir paket mantıya güveniyordum. Akşam ateş yakıldı, ateşte sucuk pişirdik. Karnım ufak ufak doymaya başlamıştı. Yani tam doymadım da yine de “Mantı yapmaya üşenecek kadar” doydum.

Ortam çok güzeldi. Elif'in subay olduğunu orada öğrendim. Barış'ın da dağcılık bildiğini duyunca biz üçümüz birbirimize bildiğimiz düğümleri göstermeye başladık. Konu bir yerden inerken kullanılacak düğüm çeşitlerine geldi. O sırada da hemen yanımızdaki elektrik direğine çıkmaktan bahsettik. Şaka yapmıştık. Nerden bilebilirdik o şakanın bizi 500 km daha takip edeceğini? Artık millet nerede bir direk görse “Hadi bak süper direk var, kim çıkıyo?” der oldu.


23 EKİM PAZARTESİ EMİRDAĞ (İkinci Gün)

İlk gece rahat geçti. Sabaha karşı Tunç'un tuvalete kalkmasından 15 dakika sonra Atilla abinin “ARKADAŞIM NE ARIYOSUN SEN ORDA?” şeklinde heyecanlı bağırışı ile herkes uyandı. Tam tahmin ettiğim gibi yanlış alarm...

Kahvaltıda yumurta, plastik bardaklara konmuş reçel (ve sonradan keşfettiğimiz, bunların içine sıcak su koyma yoluyla elde edilen meyveli çay), simit (gevrek değil, simit), peynir ve çay (bildiğimiz çay) vardı. Gerçi çay ikinci günün sabahında kimseye doğru düzgün yetmedi. Kahvaltının sonuna doğru yetişen son posta çayı dağıtmak için herkes "Arkadaşlar çayiçen var mı? Çayiçen? Çayiçenler?" falan deyince Belkahve'ye kadar sürecek olan “çayiiii çennnn leeeerrr* ” geyiği de yanlış hatırlamıyorsam burada başladı. Yalnız o gün o kadarcık kahvaltıyla nasıl 120 km yapacağımızı düşünmeye başlamıştım, zira normal bir günde bile o kadar kahvaltıyla şurdan şuraya gitmezdim.

Yola çıktık. Artık ufak ufak aramızda muhabbet ediyorduk. Zaten bu muhabbetler İzmir'e kadar sürdü. O yüzden yolları nasıl gittiğimizi hatırlamıyorum.

Mola yerinde helva ekmeklerimizi yedikten sonra, tam yerleşmediği için yol boyunca alttan tepik atıyorlar hissi verdiren dış lastiklerimi janta oturtmak için yanakları yağlayıp 70PSI basınç ile şişirdim. Bu işlemler biraz zaman aldı. Dinlenme yerine gittiğimde millet toparlanmış, yola çıkmaya hazırlanıyordu. Bu sırada fotoğraf çektirelim dedik. Tam poz verdim, benim arka lastik “FİYUUUFFFF!!!” diye patladı. Evet, yolculuktaki ilk lastiğimi patlatmıştım fakat henüz bisikletin üzerinde bile değildim, bisiklet de hareket etmiyordu. Durduk yerde lastik mi patlarmış???!!! Bana “Otobüse bindir bisikleti, orda yama yap, işlem tamamlanınca bisikleti indirirsin, devam edersin” dedilerse de pek kabul edesim gelmedi. Tam bu sırada ishal olduğu için o gün otobüste gelerek dinlenecek olan Tunç'un bisikletini aldım. 60km kadar sonra Gömü'de lastiği tamir edecektim.

Yolun 100. km'sini geçtikten sonra ham olanlar belli oldu. Bu arada nasıl olduysa grubun artçısı olmuştum. Bu yüzden de “yokuş yukarı itici kuvvet” görevi bana düşmüştü.

Öyle böyle derken Gömü'ye gelmiştik. Hatırladım, İzmir'den Ankara'ya giderken de burada duraklamış, hatta berbere girip kafayı kazıtmıştım. İnternet kafenin yerini de biliyordum, soran bir iki arkadaşa tarif ettim. Bir an “daha önce burada yaşadığım” hissine kapılmıştım.

Camları kırılmış eski bir ilkokul'un, içinde her nevi bitki bulunan bahçesinde konakladık. Fatih'in önerisiyle inegöl köfte alındı. Bu sefer gene ne olduysa çorbanın sonuna yetiştim. Olsun, makarnayı kaçırmamam tüm sorunu çözdü. Zira makarna bayağı iyi idare eden bir yiyecek.

Bu arada çay faslına geçilmezden evvel yanıbaşımızdaki tahta direk dikkatimizi çekti. Gün boyunca öndeki gruba yetiş, arkadaki gruba yetiş, iki grubu bir araya getir, geride kalanları yokuş yukarı ittir, bir ton çene çal vs. gibi şeylerle barutumu atamamış olacağım ki bu direğe çıktım. Aslında amaç elektrik çekmek miydi neydi tam hatırlamıyorum, yukarı çıktıktan sonra “Eee? Niye çıktım ki ben buraya?” dedim. İndikten sonra bir anda (birkaç dakika içerisinde) tüm pilimin bittiğini farkederek doğruca çadıra gittim. Uyumam gerekiyordu. O günkü ateş başı muhabbetinden mahrum kaldım ne yazıkki...

*: Çayiçenler derken sanki çinli bir grup varmış da her birinin adı da çayiçen'miş (çay içen değil, çayiçen) ve bu topluluğa sesleniyormuş gibi yaparak ilgili geyiğin düzgün telaffuzu elde edilebilir.

Yoculuk sonunda belirlendiği kadarıyla,

Ali : Çayiçen lii (chai chan lee) (Ali'nin li'si)
Öncü Özgür : Çayiçen lui (chai chan lui) (Bunu bilemiyoruz)
Ben : Çayiçen hoa (chai chan hoa) (Bunu düşünmek bile istemiyoruz)

24 EKİM SALI AFYON (Üçüncü Gün)

Sabah en son toparlanan biz olduk. Aslında ilk biz kalktık, sonra Tunç "Abi boyunları değişelim mi? Bak sen uzun istiyorsun ben kısa istiyorum; değişirsek ikimizin istediği de olur" deyince iki arada bir derede boyunları takas etmeye kalktık. Bitmek bilmeyen vida sökme işleri yüzünden kahvaltıyı da tam yakalayamadık. Önceki gün patlayan lastiği tamir etme işi yüzünden de geciktim biraz... Göktürk abi “Toparlananlar yola çıkıyor, diğerleri otobüsle gelsin, bize yetiştiğiniz yerden devam edersiniz” dedi. Eee? Ben toparlanamayanlardandım??? Otobüse binme işini zaten kendime yediremediğim için beni bir telaş aldı. Ya onlar yola çıkmadan toparlanacaktım, ya da onlar yola çıktıktan sonra pedal çevirerek yetişmeye çalışacaktım. Oldukça gerilmiştim, çünkü zamanında toparlanamayacağımı anlamamla birlikte az önce yaptığım yamanın çok ilgniç bir yerde olması sebebiyle tutup tutmayacağını da bilmiyordum, dolayısıyla yetişmeye çalışırken lastik patlama ihtimali yüksekti.

Elif'in de yardımlarıyla, içeride hala homosapiens olduğu halde bizim çadırı toparladık. (Son anda dışarı çıkmayı başardım) Tabi gece müthiş bir yağmur yağdığı için hem ortalık balçık-çamur karışımıydı, hem de Emrah'ın çadırı silkelemek suretiyle uyguladığı uyandırma servisi sebebiyle çadırın içi dışı ıslaktı. Baktık olacak gibi değil, yarı içeride yarı dışarıda çöp torbasına koyuverdik çadırı. Hatta rulo halindeki çadırı torbaya koymak için kaldırdığımda 5-6 saniye çamurlu suyunun süzülmesini bekledim. Sonra geri kalan işi diğerlerine bıraktım ve telaşla pedallamaya koyuldum.

Bir ara tekerleğin tam oturmaması sorunu o kadar canımı sıktı ki, “Zıplaya zıplaya gideceğime lastiğin havasını indireyim, tamam sürtünme artar ama yeter ki şu şeyi kessin artık” dedim ve kenara çekip lastiğin havasını indirekoydum. Tam bu sırada bizi takip eden otobüsü gördüm. Baktım "çıss, çıssss" diye fren yapıyor, “Durmana gerek yok” manasında “geç geç” işareti yaptım. Şoför de artık nasıl anladıysa bunlar bastılar gittiler. Bir an donakaldım. Eh yani, bisikletle ilgili zaten şüphelerim var, onu geç (onlar nerden bilsin bunu), her türlü arıza-sorun olabilir?? Ufaktan bir heyecan kapladı içimi. Şu anda tek başımaydım. Yanımda eşyalarım da yoktu, olası bir duruma karşı her türlü malzememin olduğu çekici de otobüsteydi. Yerleşim yerinden de çıkmaktaydım. Heyecanın ardında ufak çaplı bir tırsma durumu sözkonusuydu.

Grupla aramda 15 dakika vardı. Bu süreyi 16 km içinde kapattım. Zaten grubu yakaladığımda tam da Köroğlubeli'ne doğru olan rampalar başlamıştı.

Köroğlubeli'ni indikten hemen sonra sağda bulunan Kırkinler mağrasında durmamız için öncü'ye durma ikazı yapılmasını söylediysem de o hızda ve hışırtıda anlayamadığı için grubun yarısı Kırkinler mağrasını bir hayli geçti. Dolayısıyla bizimkilere Kırkinler'i gezdiremedim.

Afyon'a varış bana göre kolay olmuştu. Zaten bence 120km/gün normal, 60-70km/gün çerez şeklindeydi. Tam Afyon şehir merkezine yaklaşmıştık ki annem aradı. “Bayramın kutlu olsun oğlum, ellerinden öperim” deyince ne kadar büyük bir denyoluk edip annemin bayramını kutlamadığımı hatırladım. “Nerdesin sen hala? Niye gelmedin?” demesiyle birlikte de hala beni otobüsle geliyor bildiklerini hatırlayınca durumun izahatini yaptım; sağolsun “Eh, peki madem” demekle yetindi. Telefondan çıkan bir sol kroşe bekliyordum halbulki.

Afyon'da krallar gibi karşılaştık. Polisler tüm trafiği bizim için durduruyordu. Tabi önümüzdeki polisin bir otomobile “Reno, yaveş” şeklinde yaptığı anons, tüm yol boyunca “Abi yaveş”, “gel, yanıma yaneş” filan gibi geyiklere malzeme oldu.

Varıştan hemen sonra çadırları yerlere sererek kurutma çalışmalarına başlandı. Yine “Bunu ancak Cerem yapabilir” diyerek yanıma gelen birkaç arkadaş, tribünvari yapıya tırmanmamı ve çadırlarını oraya sermemi istediler. Yine zor bir görev beni bekliyordu. Şaka şaka, zor değildi. Çıktım serdim.

Şehir turu sırasında her kavşakta birer ikişer trafik polisi görünce çok büyük bir organizasyonda bulunduğumu anladım. Bu arada yolun kenarında 15'er metre aralıklı “Park yapılmaz” levhalarında çekilen arabanın Porsche olması da ayrıca kayda değerdi. Meğer Afyon'da herkesin Porsche'si varmış.

Afyon Anadolu Lisesi'nde konaklamamız sırasında her şey yolunda gitti. Sıcak su ile banyo yaptık, bir miktar da olsa insana benzedik. Kaloriferler yandığı için kuruyacağına kanaat getirdiğimizden elbiseleri de yıkadık. Akşam yemeği biraz geciktiği içen çıkan tatsızlık ise ertesi gün “yorgan gitti kavga bitti” şeklinde noktalandı.

Bu arada yağmur sırasında ortalıkta bırakıldığı için ıslanan küp şekerleri değerlendirelim diye irmik helvası yaptık. Günün en büyük süpriziydi! O kadar lezzetliydi ki Barış'ın "Ya arkadaşlar, benim helvamı da böyle yapacaksanız... ben hemen ölmeye hazırım" şeklindeki tarifinden daha iyisini bulamadık. (Elif, Fatih; ellerinize sağlık vallahi :)


25 EKİM ÇARŞAMBA DUMLUPINAR. ZAFER ANITI VE ŞEHİTLİĞİN ZİYARETİ (Dördüncü Gün)

Kahvaltıda patates haşlaması, zeytin, peynir, domates ve çay vardı. Tabi bunların hepsi için gereken temel şey ekmek olduğundan, herkes yaya olarak ekmek ve tüp almaya giden Tunç ile Orbay'ı bekliyordu. Nitekim bekleyiş 10. dakikalarındaydı ki neredeyse isyan eşiğine gelinmişti :) Tabi yine zorlu bir göreve atıldım, takıma ekmek bulma işi için bisikletime atladığım gibi sokağa fırladım. (başka bir zorlu görev: bakkala ekmek almaya gitmek) Hesapta bizim elemanları yolda görünce ellerinden ekmekleri alacak, hızlı bir şekilde yemekhaneye ulaştıracaktım. Sokaklarda kimseyi görmedim ama saat 07.30 olduğu halde henüz açılmamış, fakat ekmekleri gelmiş olan bir bakkal gördüm. “Yola çıkarken parasını veririm” diyerek koltuğumun altına sığdığı kadar ekmek alarak (6 tane sığdı) yurda döndüm. Biz yemeği bitirmiştik ki Tunç ile Orbay damladı :) (Bu arada bakkala parayı vermeyi unutmuşum, Afyon'daki bir arkadaşı arayıp hallettim)

Gün boyunca yollarda sürekli muhabbet ettik. Mola yerine vardığımızda dizlerimde az biraz ağrı hissettim. Hakan abi sağolsun balıkyağı verdi, geçti. Fatih'in bisikletinin aynakolunun çıkıp durmaya başlaması da bu km'lere rastlar.

Diğer bir molada Hakan abiyle bisikletleri değiştik. Yol bisikleti gerçekten çok rahat gidiyor.

Dumlupınar'a vardığımızda ilk olarak şehitliği gezdik. Mehmet abinin Kurtuluş Savaşı'nda oradaki olayları anlatması “100 tane tarih kitabı okusam bu kadar aklımda kalmazdı” dedirtecek kadar etkiliydi. Artık Dumlupınar muharebesinin nasıl olduğunu biliyorum.

Otobüs Uşak'a ekmek ve yiyecek almaya gitti. Dumlupınar'da her yer kapanmış, bir tek kahvehaneler açık. Bizimkilerden birileri, buranın yaşlılarından birkaçının bizleri kahveye davet ettiklerini söyledi. Bisikletlere atladığımız gibi gittik. Viks'in sıcak suya karıştırılmış haline “nane limon” dendiğini burada öğrenmiş olduk.

Akşam yine ateş yaktık. Bugün yemekte tavuk kanadı vardı. Günün yorgunluğuyla alelacele atıştıranlar hemen yatıverdi. Saat 11.30'du ve ben de tam yatacaktım ki “Cerem, bak bunlar pişti, hadi sen de al, ondan sonra yatarsın” dediler. Bu bir tuzaktı, evet. O tavuğu yerken muhabbete sardık. 5 dakikada bir konu değişen ve inanılmaz keyifli muhabbet eşliğinde çay yaptık, tavuk kızarttık, süt ısıttık, tavuk kızarttık, çay yaptık, süt ısıttık, tavuk kızarttık ... derken ben, Emrah, Oğuzhan, Barış, ÖncüÖzgür, ve (sonradan katılan) Fatih ile saati 2.30 yaptık. Bu arada geceyi melodili gaz çıkartma koromuzun en son eserleri eşliğinde kapadık. Önce Fatih, arkasında "Oooo, açılışı yaptın, ben den de geliyooo" diyerekten bendeniz, "Eh beyler, yapmayacaktım ama siz zorladınız" diyen Oğuzhan gecenin sessizliğini bozdu. Zooorttttt, evet... (Hatta Oğuzhan'ınkinden sonra Selçuk abi uyanıp çadırından çıktı "Yahu kimdi o?" dedi, dedim "Komple saldık vallaa", "Yok" dedi "O son bi ossuran vardı, çok sağlam ossurdu, kimdi o? Tebrik etmek istiyorum hakikaten..." :D )


26 EKİM PERŞEMBE UŞAK (Beşinci Gün)

Erkenden uyandık. Dudağımda uçuk çıkmıştı. "Aman yaaa" derken bir de baktım Hande'de de çıkmış. Hemen geçer sandım ama nafile. Devam eden günlerde uçuk kardeşliği kurduk. Kahvaltıyı yaptıktan sonra önceki gün aklımıza gelen “benim çekiciyi boşaltıp bisiklete taktıktan sonra çekiciye birini oturtup kamera ile çekim yapma” fikri hatırlatıldı, biz de aynen uyguladık. İlk başta bir hayli gönüllü olan Orbay, görev yaklaştıkça binbir tane mazeret buluyor, çekiciye binmeye çekiniyordu. Sonunda yoğun baskılarla bindirdik. Dumlupınar yolunu çıkana kadar Orbay benim çekiciden çekim yaptı. (Nasıl bir cümle oldu bu)

Atilla abinin memleketi olan Uşak'a vardıktan sonra kamp yerine giderek çadırları otobüsten çıkardık. Tam o sırada Basın mensupları geldi. Göktürk abi hepimizi bisikletlerle birlikte resim çekinmek için çağırdı. Tam bisikleti aldım, bir de ne göreyim? Lastik patlamış. İkinci defa lastik patlatıyordum ve yine bisiklet yerinde duruyordu, yine ben bisiklet üzerinde değildim. “Bisiklete binmiyorken lastik patlatma” dalında bir rekora koşuyordum da gören yoktu.

Yemeklik malzeme için Uşak'a gidilecekti. Tabi ki hasta olan şoförümüzü dinlendirmek için çekicimi alıp alışverişe çıkma fikrini hiç tereddüt etmeden sunmuştum. O da hiç tereddüt edilmeden kabul edildi.

Yemekte Hande ve Fatih'in yeterli hacimde kap bulamama nedeniyle çöp poşetinde hazırladığı ton balıklı salata vardı. Doyana kadar yedik. Gerçi ben yemeğin o kadar çok olduğunu bilmediğim için ekmeğe abanmıştım.

Hazır imkan varken buradaki Bisan bayisine gidip eksik olan arka jant tellerini tamamlayalım diyerek Atilla abiyle birlikte oldukça uzaktaki bir Bisan bayisine gittik. Adamcağız henüz bu tür bisikletleri görmediğinden rubleyi nasıl açacağını bilemedi. Biraz tarif ettikten sonra “Dur bakayım, belki şu işimizi görür” diyerek ücra bir yerden tertemiz bir alet çantası çıkardı. İçini açtığında anladım ki daha önce hiç kullanılmayan alet çantasının içindekiler tam aradığımız ruble açıcı takımıydı. Balıklama atlamak suretiyle rubleyi açmaya koyuldum. Bu sırada bisikletçi kendi çapında “Şöyle yap, böyle yapma” şeklinde tavsiyeler veriyordu ama daha önce çok defa yaptığımdan dolayı hiç kulak asmamıştım. En sonunda olanca gücümle asılarak biraz fazlaca sıkışmış olan ruble kapak vidasını, vidanın sıyırma sesine benzer bir sesle (normal olanı budur) açtığım anda bir an bisikletçini yüzünü gördüm; “Kahretsin! Hayııııırrr! Olamaaaaaz!” ifadesi vardı. Hatta bi “Hass.ktiiiirr” ifadesi de vardı da hadi onu söylemeyim. (Bu kısmı genel yayın sırasında çıkarınız :) Ben ise tam aksine “Oh bee” şeklinde gülümsüyordum. Bisikletçi ilk defa orda görmüş bu şekilde açılan rubleyi. Sıra jant telini takmaya geldiğinde bir baktım ki eline geçirdiği alelade bir teli takmaya niyetlenmiş, “Abi bir saniye dur” dedim. Adamın şaşkın ve meraklı bakışları arasında gidon borusunun kapağını açıp içinde taşıdığım 20 adet jant telinden birini adama doğru “buyrun” şeklinde uzatınca adam öyle bir şaşırdı ki jantın bütün ayarını o şaşkınlık ifadesiyle yaptı.

Kamp alanına vardığımızda hava kararmak üzereydi. Çadırımızı kuralım edelim derken karardı bile zaten. O dakikalarda da çay faslımız başlamıştı. Muhabbet, muhabbet, muhabbet...


27 EKİM CUMA SALİHLİ (Altıncı Gün)

Uşak'tan çıktıktan sonra sürekli yokuş ineceğimizi biliyordum. Salihli'ye kadar neredeyse beleş geldik.

Salihli Spor tesislerinde konaklayacağımızı öğrendiğimizde çadır kurmayacağımız için memnun olduk.

Spor tesisinin yöneticileri adam başı 1 tane olacak şekilde pide ısmarladılar. “Haberimiz olsaydı daha güzel ağırlardık” diye de eklediler. Fatih yine irmik helvası yaptı. Tabi bana sadece 2 tatlı kaşığı kadar düşünce hayal kırıklığı yaşadım. Halbuki hesapta o gün irmik helvasının dibine vuracaktım.

Spor salonuna geldikten sonra karate çalışması yapan öğrencilerin, tabanında minder döşeli çalışma salonundaki iplere tırmandık, güreş yaptık, havada taklalar attık, az önce tırmandığımız ipleri salıncak yapıp sallandık, "Tarzan'a dalan elemanlar" oyunu uydurup oynadık. Manyak gibiydik. Sanki o gün 120km yapanlar biz değildik...

Yine sıcak su vardı ve banyo yaptık. Burada havlumu ararken farkettim ki mavi beyaz havlumu Afyon Anadolu Lisesinde unutmuşum. Pijama altlığıyla kurulandım. Kaloriferler yanmadığı halde “Bir şekilde kuruturuz be yav” diyerek elbiseleri de yıkadık. Yine ak pak olmuştuk. Gece en son yatan bendim. (Çamaşır yıkama işi biraz uzadı da...) Saat 00.00'da herkesin arasından usul usul geçerek yerimi buldum, yattım uyudum.


28 EKİM CUMARTESİ BELKAHVE (Yedinci Gün)

Salihli'den çıktığımız gibi Kemalpaşa'ya gittik. Pek fazla bir şey hatırlamıyorum, Sadece sağı solu seyrettik, yolda muhabbet ettik. Ancak söylemeden geçemeyeceğim ki rüzgar çok kuvvetli bir şekilde arkamızdan esiyordu.

Kemalpaşa'ya vardığımızda kamp yeri hazırlanmıştı. Çok güzel karşılandık. Oradaki izci kardeşlerimize de çayiçenler geyiğini bulaştırmak suretiyle paso çay içtik.

Bir ara Hakan abiyle birlikte Pınarbaşı'na gidip geldik. Belkahve yokuşunu çıkarken şunu anladım: Ankara-İzmir turundaki en yorucu yokuş Belkahve yokuşuymuş.

Hande'nin annesi ve teyzeleri yemek yapmış, akşam yemeğini de büyük oranda öyle hallettik. Yemekte etli pilav ve çorba vardı. Harikaydı.

Sonra bir ara Öncü Özgür'le Barış'ın çadırına baktım, millet oraya toplanmıştı. Evet, belediyenin verdiği salamlı-kaşarlı ekmek araları ve kolalar o çadıra istiflenmişti. 20 kişilik toplam ekibe 120 kişilik yemek gelince ziyafet çektik.

Fatih, Hande, Öncü Özgür ve ben, arka tarafta orman yangınlarına müdahale araçlarının gidebilmesi için bulunan toprak yolda “dağ bisikleti yarışı” havası yakalamak için şöyle bir dolaşmaya çıktık. Bir ara tamamen diken kaplı bir araziye geldik. “Nasıl olsa İzmir'e vardım, milyon tane de yama gerekecek olsa yaparım” diyerek “Allah Allah Allah Allah” nidalarıyla koca koca dikenlerin içine daldım. Nereden baksan 30-40 metre boyunca dikenli arazide gitmişimdir. Lastik patlamalarından gına gelen Fatih ve zaten uygun siboplu iç lastiği bulunmayan Hande ise yer yer bisikleti omzuna alarak o alanları geçtiler. Ertesi sabah gördüm ki dördümüzün de tekerlerinde bir tek patlak olmamıştı. (Evet, bendeki de böyle bir şans) (Yuh tabi)

Akşam ateş yakıldı, şarkılar söylendi. Müzik dağarcığımızın ne kadar eksik gedik olduğu burada ortaya çıktı. Neredeyse başladığımız hiçbir şarkının-türkünün sonunu getirememiştik. Bir ara yazılı kaynaklara bile başvurduk. (Bir şeye yaramadı tabi)


29 EKİM PAZAR Türk bayrağı ve Atatürk posterinin törenle teslim edilmesi.Cumhuriyet Meydanı’na hareket. (Sekizinci Gün)

Sabah kalkıp kumanyalarımızı yemeye başladık. Bu sırada Hakan abinin misafiri olan Doğa geldi. Kendisi triatletmiş. (En tırstığım spor dalı: Triatlon). Ekmek arası kaşar ve salam karışımı nesneleri yedikten sonra hep birlikte Cumhuriyet meydanına doğru yola çıktık. Yokuşu yarılamıştık ki Göktürk abi “Cerem, bayrağı otobüste unuttuk, koş getir” dedi. Şaka mı yapıyor diye bir an bakakaldım, baktım ki şaka yapmıyor; çaresiz aynı yokuşu yine çıkmam gerekti. Ege Üniversitesinin önünde diğer bisiklet sevenlerle buluşulduğu sırada grubu yakaladım. Tabi onca rüzgarı yedikten sonra "fırrkk, fırrrrkkk" çabaları sonuçsuz kalıyor. Yanımda mendil de yok? Kime sorsam "Abi maalesef yaa" şeklinde cevap alıyordum. En sonunda Hande'den istedim. Sağolsun verdi. Yalnız tabi o mutlulukla birlikte beynimi çıkarırcasına sümkürünce bazı arkadaşlar peçetenin dışına çıkıp bangi-camping yapmaya başladı. Rezilliğin son noktası, evet...

Topluca Konak'a giderek belediye başkanının yanına çıktık. Tebrikleştik, kuru pastalarımızı ve keklerimizi yedik. Çayımızı içtik. Bu arada çaycı arkadaş Hande'ye çay vermeyi unutunca ben dahil birkaç arkadaş “Burda bir çayiçen *çinliÇağırmaAksanıylaSöylenecek* daha var” diye seslendik. Baktık duymuyor, bir krize yol açmamak için fazla üstelemedik.

Cumhuriyet meydanından yapılan geçitten sonra fuarda toplandık. Aslında ayrılasım da gelmiyordu ya, yapacak bir şey yoktu. Bu arada Göktürk abinin gözlüğünü de arakladım, oh süper oldu.

Herkesle vedalaştıktan sonra Urla'ya kadar beni geçiren Hakan abi, Doğa ve Mehmet abiden de ayrılarak Çeşme'ye gittim.


www.izmirbsd.com www.bisikletdunyasi.com

bilgi@izmirbsd.com bilgi@bisikletdunyasi.com

Resimler

3.Gun_Emirdag-Afyon
  • 2
    2
  • 11
    11
  • 8
    8
  • 12
    12
  • 10
    10
  • 5
    5
  • 1
    1
  • 7
    7
  • 9
    9
  • 3
    3
  • 4
    4
  • 6
    6
1.Gun_Ankara-Polatli
  • 2
    2
  • 5
    5
  • 1
    1
  • 3
    3
  • 4
    4
5.Gun_Dumlupinar-Usak
  • 2
    2
  • 5
    5
  • 1
    1
  • 7
    7
  • 3
    3
  • 4
    4
  • 6
    6
7.Gun_Salihli-Belkahve
  • 2
    2
  • 8
    8
  • 5
    5
  • 1
    1
  • 7
    7
  • 9
    9
  • 3
    3
  • 4
    4
  • 6
    6
6.Gun_Usak-Salihli
  • 2
    2
  • 5
    5
  • 1
    1
  • 3
    3
  • 4
    4
  • 6
    6
4.Gun_Afyon-Dumlupinar
  • 2
    2
  • 5
    5
  • 1
    1
  • 3
    3
  • 4
    4
2.Gun_Polatli-Emirdag
  • 2
    2
  • 5
    5
  • 1
    1
  • 7
    7
  • 3
    3
  • 4
    4
  • 6
    6